İnsanların yaşam alanları daraldıkça, koşulları zorlaştıkça psikolojik danışma daha popüler olmakta, sınıfsal yapıların her katmanına sirayet etmekte ve bir ayrıcalık haline gelmektedir. Bundan on-on beş yıl önce psikoloğa gitmek toplumsal açıdan “sorunlu” bir durum olarak karşılanırken bugünlerde artık psikoloğa gitmek neredeyse sıradan bir olay haline gelmek üzere. Yine psikolojik danışmaya başvurular orta ve üst ekonomik sınıflarda daha çok görülürken şimdi yoksullar, yoksul çocukları psikiyatri polikliniklerinin önünde kuyruklar oluşturmakta.
Psikiyatri ve psikoloji alanları diğer sağlık alanlarından farklı olarak subjektif karakterlidirler. Şöyle ki; diyelim ki migreniniz var, ya da mideniz ile ilgili sıkıntılar yaşıyorsunuz. Bu alanlar ile ilgili hekime başvurduğunuzda sizden çeşitli tetkikler isteyecek ve yakınmaları somut verilerle de temellendirip tedavi sürecine başlayacaktır. Psikoloji alanında danışanın yakınmalarının tespit edildiği ya da temellendirildiği bir tetkik olmadığı için görüşmelerdeki pozitif etki, psikoloğun ve psikiyatristin mesleki deneyiminden daha çok öznel yaşantı deneyimlerine, insan doğasına ilişkin birikimine, insana içkin diğer sosyal bilimlerle ilişkisine ve hatta insanın ruh sağlığını etkiyen birçok meselede az biraz okumuş, deneyimlenmiş olmasına bağlıdır.
Çoğu zaman ihtiyaç olan şey, yaşanılan sorunun sadece psikolojik yanlarını değil sosyal katılım sınırlılığı, entelektüel uğraşın olmayışı, ekonomik kaynakların yetersizliği, toplumsal ve geleneksel baskılar gibi sorun kaynaklarını da görmek, bunlara ilişkin neden sonuçlara varabilmektir. Eğer sorunları, çoğu terapi odalarındaki gibi, sadece psikolojik yanlarıyla algılamaya başlarsak, aldığımız destek de bizi bu yönde pekiştirirse ortada psikolojik olarak zayıf, “hasta” bir “ben” kalır ve ona bakıp bakıp ağlar, onun ruhsal acılarını aldığımız ilaçlarla kurutmaya çalışırız.
İnsan doğası gereği ara ara düşen, kalkan, kızan, ağlayan, bağıran, susan, kahkaha atan, doğa ile ilişkili, dinamik bir psikolojiye sahiptir. Kendimizi her üzgün hissettiğimiz hal, enerjisizliğimiz depresyon ölçeğine göre değerlendirilemeyeceği gibi, bu hali sınıflandırma, tanılama da yaşayana bir fayda sağlamayacaktır. Bilmeliyiz ki ruh sağlığımız bizi var eden bütün koşullardan ve nedenlerden etkilenmektedir. Danışmanlık yapan psikolog ile bu minvalde bir görüşme, danışanın psikolojik olarak yaşadığı zorlanmanın kendi ruhsallığın özel bir meselesi olmadığını fark ettirerek, onun kendi öznel yaşamı üzerinde etkin ve güçlü olmasını sağlayacaktır.
Ruh sağlığının üzerine ve iradesinin etkisine odaklanan danışanın zihnindeki hastalık algısı dağılmaya başlayacak, bazen psikolog ile tek görüşmede dahi kendini daha güçlü ve sağlıklı hissedecektir. Bu durum belki de onun yaşam boyu taşıyacağı ruhsal hassasiyeti sonlandırmış olacak, yani hastalık algısı ile psikiyatri desteği almak isteyen birinin görüşme sonunda zihninde taşıdığı “psikolojim bozuldu” fikri tuzla buz olup kaybolup gidecektir. O yüzden en başta belirttiğim üzere sübjektif bir alanda seçenekleri “kalemi elinde tutan” belirleyecektir
Alanda yaygın olarak, cevabı sorusunda verilen ve pratik anlamda danışan açısından hiçbir fayda sağlamayan testler kullanılmaktadır. Hatta bu testler öyle ki, bazen uygulananın yakınmalarını da arttıracak içeriktedir. Yani depresyon semptomları şikayeti ile gelen bir danışana depresyon ölçeği verdiğinizde, sorulara nasıl cevap verirsen sonucu ne oluru anlamak zor olmayacağı gibi, diyelim ki danışan depresyon semptomu olarak enerjisizlik yaşıyorsa, testte “uykusuzluk yaşıyor musunuz” sorusuna danışanın; “demek ki depresyonda uykusuzluk da yaşanıyormuş” fikri ile uykuları kaçabilir. Dolayısıyla testten sonra, danışanda daha önce görülmeyen, testlerle tespit edilmesi beklenen semptomlar da danışanda görülebilir.
Okul çocuklarının sıklıkla başvurduğu psikiyatri polikliniklerinde ailelerin çoğunlukla dikkat eksikliği, öğrenme güçlüğü, aşırı hareketlilik gibi şikayetlerinin olduğunu görmekteyiz. Burada da yine en kısa yoldan dikkat eksikliği tanısı konulup ilaç yazmak çoğunlukla hekimi kimi zaman aileyi rahatlatabilir ama çocuklara bu yaklaşımın iyi gelmeyeceği binlerce örnekte izlenebilir.
Çocuktaki hareketliliğin sosyal koşulların sınırlılığından kaynaklı olabileceği gibi aile tutumlarından ya da ekonomik koşullardan veya kültürel farklılıklardan kaynaklanabilir. Çocuklara danışmanlık yapan alanlarda çalışanların; eğitimden eşit koşullarda yararlanılmadığını, dezavantajlı grupların okullara ya da eğitim araçlarına ulaşımın sınırlı olduğunu, ailelerin kültürel alt yapısını, yine ailelerin ekonomik kaynaklara ulaşım gücünü bilmeden bir çocuğun neden öğrenme güçlüğü çekebileceği ihtimallerini zihninde çeşitlendiremez. Kullanılan çocuk testlerinin tümü yukarıdan saydığım farklılıkları göz ardı edilerek belli standartlar içinde çocukları değerlendirmektedir. Bunun içindir ki her gün onlarca çocuk bu testlere tabi tutulup zeka geriliği, öğrenme güçlüğü, dikkat eksikliği tanılarını alarak adaletsiz yarışın bir parçası olmaya zorlanıyorlar.
Tüm bunları göz ardı eden bir danışman, çocuğa baktığında karşısında; öğrenme güçlüğü çeken, zeka olarak sınırlı olan, ya da “aşırı hareketli”, “aşırı hareketsiz” olan, sadece “sorunlu” bir çocuk görür. Bu yaklaşım bir çocuğun dünyasına giremeyeceği gibi onun gerçek potansiyelini fark edemeyecek, farklı yatkınlıklarını göremeyecektir.
Kadınların sıklıkla psikiyatri polikliniklerine başvurduğunu görüyoruz, yapılan araştırmalar da kadınların daha çok psikiyatrik destek aldığını söylüyor bize. Her psikiyatri polikliniğine ya da psikologlara danışan olarak başvuran kadının büyük oranda sıkıntılarının yaşamlarındaki erkeklerden kaynaklı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu erkek bazen baba, bazen eş, bazen de bir abi olarak çıkıyor karşımıza. Kadınların ya da kız çocuklarının tüm yaşamlarını kendi küçük iktidarlarıyla hakimiyet altına almaya çalışan bu erkekler bir süre sonra karşısındaki kadında yarattığı tahribatı kontrol edemeyeceğini anlayınca hemen “psikolojin bozuk, bir doktora git, ilaç kullan.. gibi öneriler salık vermeye başlıyor. Böylesi durumlarda danışmanlar; kadın danışanları ile psikolojik sağlığı ile ilgili gerçek nedenleri tartışamazsa, onun yapabileceklerine, başarabileceklerine işaret edemezse, onları erkekler karşısında güçlenmesi için destekleyemezse; kadınlara “terapi yapıp”, tanı koyup, ilaç yazıp tekrar o “erkek ellere” göndermiş olurlar. İşte bundan sonraki süreç için de maalesef hukuki sorumluluk alınmasa da vicdani sorumluluk almış olurlar.
Yaşanılan koşullara baktığımızda, bu koşullardan duygu durumunun etkilenmemesi tabi ki mümkün değildir. Gününün on iki saatini merdiven altı, güneş almayan bir atölyede aynı beden hareketini yaparak geçiren bir işçinin ruhsal sağlığını hangi boyutlarıyla tartışacağız? Zamanının tümünü ev içi uğraş ile geçiren, başka hiçbir yaşam alanı olmayan bir kadının psikolojisinden hangi tanı kriterleriyle bahsedeceğiz? Şiddetin her türlüsüne maruz kalan, ses çıkaramayan, derdini anlatamayan yersiz yurtsuz çocukların öğrenme becerilerini hangi testlerle ölçeceğiz?
Yaşamın her alanında olduğu gibi burada da sınıfsal etkinin varlığını rahatlıkla görebiliriz. Varlıklılar çocuklarının ihtiyaçlarını her şekilde çözdüğü için yoksullara psikiyatri polikliniklerinde sıraya girmek kalıyor. Varlıklıların duygu durumunu motive edici bir çok kaynak varken yoksulların “kısmetine” haplar düşüyor.
–
Bu yazı ilk kez 9 Mart 2021 tarihinde Çit Dergisi‘nde yayınlanmıştır.
http://citdergi.com/index.php/2021/03/09/psikolojik-danismanlik-ve-alana-yansimalari/

