Günce

Yas süreci de bir tür psikolojik zorlanma sürecidir. Acısı, diğer olumsuz yaşam pratiklerinden daha derindir, hem ruhsal hem fizikseldir. Kayıp kesin ve geri dönüşümsüzdür, umut yoktur. Yas dışında kalan sarsılmalarda seçenekler her zaman varken; kayıpta, yaranın kısa sürede iyileşmesine yarayan bir merhem yoktur.
Bununla birlikte, kayıptan sonra yas süreci olarak tanımlanan evreleri tekrar tekrar kaybı olana yaşatmanın da bir anlamı yoktur. Sürecin yaşanmasında onlarca değişken, onlarca bireysel farklılıklar vardır. Her yas süreci aynı evrelere tabi tutularak anlaşılamayacağı gibi, kayıp ile ilgili uzun uzun görüşmeler de kaybın acısını dindiremeyecektir.
Kayıp sonrası yaşamın güçlenerek devam etmesi temel olandır; sosyal ilişkilere, uğraşlara devam etmeye çalışma, yeni uğraşlar edinme gibi çabalar, acının yoğunluğunu hafifletecektir. Elini eteğini çekme; dönüp dönüp kaybına sarılmaya, onu özlemeye, onu suçlamaya, ondan yardım beklemeye neden olacaktır. Acının dinmesi zaman alacağından kayıp üzerinden konuşmak, meseleyi derinleştirecek, kaybı olanı tekrar tekrar travmatize edecektir. Sadece acının hafiflemesi için değil yaşamın bütünlüğü açısından yapılabileceklere bakılmalı, acının dinmesi ise zamana bırakılmalı, kayıp ise ihtiyaç dahilinde konuşulmalı.
“Düzeni aşılamak”, her şeyi bir düzen içinde yapmak, tüm yaşamı kendi zihnimizdeki kurallara feda etmek, çocuğa da bu feda içinde faydalı olmaya çalışmak istiyoruz. Her şey incelikli bir şekilde farklı zaman aralıklarına gelecek şekilde ayrılmış: uyku, yemek, oyun zamanı, serbest zaman, etkinlik zamanı, sevme zamanı, sevilme zamanı… diye uzuyor liste.
Çocuklarla ilişkinin tüm sahiciliğini bozan zaman ayarlarıyla, çocuğun tüm yaşamını düzenlemeye çalışıp kendi doğal ayarlarını bozuyoruz.
Bu halin kendisine o kadar çok alışılmıştır ki; yetişkin, çocuk ile kendiliğinden ve rahat bir ilişki kurmaya geçtiği anda beden kendisini bu alışılmış ayarlamalardan bağımsızlaştıramadığından; düzen, disiplin, ahlak, gelecek kaygılarıyla çepeçevre sarıldığından hemen eski konumuna geri dönme ihtiyacı duyar.
Oysa, kontrol edilmediği, yaşamı düzene sokmaktan vazgeçildiği, bedenin ve zihnin bu denetimlerden bağımsızlaşmaya çalıştığı anlar ve zamanlardır bize kalan, bizde kalan, biriken, değiştiren, üreten, etkinleştiren…
Aileler çocukları için psikolojik danışmanlık almaya karar verdiklerinde çocuklarının tanılarını kendi zihinlerinde koymuş oluyorlar. Referansları komşu-akraba bilgisi, tv-sosyal medya önerisi, kişisel gelişim kitaplarındaki maddeler halinde yazılı çocuk tanımlamaları…
“Benim çocuğumda dikkat eksikliği var.” , “Hiperaktif bir çocuk.”, “Otistik gibi.”, “Özel öğrenme güçlüğü olabilir mi?”, “Benden ayrılma kaygısı yaşıyor, sosyal kaygı mı var?”, “Disleksi belirtileri sanki”…
Ailenin ve çocuğun kendi gerçeğiyle alakasız, öğrenilmiş onlarca tanı.
Aileler bu tanıların bilgisine sahip oldukları andan itibaren artık çocuklarına davranışlarını bu tanı kriterleri çerçevesinde organize etmeye çalışıyorlar. Her hamlesinde zihninden geçen onlarca soru ve cevap karmaşası içinde, tüm referans bilgi parçacıklarının havada uçuştuğu bir ruhsallık yaşıyorlar. Çocuk ve aile arasındaki ilişkiyi tahrip eden bu ön tanılama süreci psikiyatri polikliniklerinde de resmileşerek “hastalık” olarak çocuğun yaşamına girmiş oluyor.
Tanılar, çocuklar için işlevsiz ve yararsızdır. Çocuk her davranışında çevresine bir şey der, öfkesinde bir anlatımı vardır, hareketliliği doğrudan söyleyemediği ama rahatsız olduğu bir durum ile ilgilidir, duymayışı ya da duymak istemeyişi ruhsallığı ile alakalı olabilir, kaygıları hiçbir zaman boşa değildir, nedensiz değildir.
Sevildiğini ve önemsendiğini hissedemeyen bu arzusunu gözüyle görüp, kulaklarıyla duymak isteyecektir. Daha soyut bir anlamdan/anlamadan somut sonuçlar çıkarmaya çalışacaktır.
Duygu belki de karşı tarafa geçişi en kolay insan parçacığıdır. Hiç sekmez; gözle, mimikle, sesin tonuyla, dokunmanın ısısıyla doğrudan hedefine ulaşır. “Seviyorum ama gösteremiyorum” u yoktur bu geçiş sisteminin. Sizin göstermek için ayrıca bir şey yapmanıza da gerek yoktur zaten, o duygu kendini her koşulda sezdirir.
Karmaşa ve belirsizlik bir tarafın bu geçişleri hissedememesi değil bu geçişlerin oluşmamasıdır. Dolayısıyla, belirsizlik hissedenin bu halden kurtulması için daha fazla kanıta ihtiyacı olacaktır. “Beni gerçekten seviyor musun, beni ne kadar önemsiyorsun, bakalım ben senin için neyi ifade ediyorum” a varan sorular ve çıkarımlarımlar ilişkinin taraflarını zorlamaya başlar. Belirsizlik hali yaşayan, haklı olarak, yaşadığının ne olduğuna anlam vermek ister, bunun için çabalar, bir süre sonra bu çaba ister istemez baskıya dönüşür. Baskı ile karşılaşan, esasında ilişkide baskın olan, tarafın işi kolaydır, suçlamaları ve tanımlamaları ceptedir: ilişkiyi sorguluyorsun, ilişkiyi zorluyorsun, ilişkiye zarar veriyorsun, aşktan anlamıyorsun, sevildiğini görmüyorsun… Böylece ilişki; görülecek bir şey yokken dahi, görmeye çalışanın göremediği ile suçlandığı bir çıkmaza varmıştır artık.
İnsanın anlamsızlık yaşamasının en önemli nedenlerinden biri de gelip geçici olmak, biyolojik olarak sonlu olmaktır. Bu gelip geçicilik, anlam kayıplarında temel neden olarak kendini göstermeyebilir. Dolayısıyla yaşamın anlamsızlığını vurgulayan birine; “Siz ölümlü olmayı henüz kabul etmediğiniz için anlamsızlık yaşıyorsunuz.” denilmez. Çünkü bu kısmı ihtimaldir.
Kesin olan ise, ölümden sonra var olmuş olmanın etkisinin devam edebilir ihtimali. Bu ihtimal, yok olma düşüncesinin ortaya çıkardığı gerilimi azaltacaktır. İnsan, var olduğunun ya da var olmuş olduğunun yansımasını arzular, bu yansımaların etkilerinin kendisinden sonra da kalmasını ister. Bu yansıma belki de insanın yaşam boyu en fazla haz aldığı, doyum aldığı kaynaktır.
Aile seminerlerinde sık karşılaştığım sorulardan biri de kardeş kıskançlığında çocuklara nasıl yaklaşmalıyız sorusu oluyor.
Kardeşler arası çatışmaları sen ablasın, sen abi oldun gibi cümlelerle çözemeyiz. Büyük çocuk, bunların hepsini zaten biliyor ve ev içindeki bütün dinamiklerin farkında. Küçük küçüklüğüyle, büyüğün tüm yaşam alanına müdahale ediyor ve her müdahale küçük olmanın ortaya çıkardığı sempatiyle görünmez oluyor.
Dolayısıyla ebeveynlerin yaklaşımı büyüğü durdurmak, onu istemediği büyümeye maruz bırakmak, ona gereksiz görevler vermek üzerine değil; onun isyanını dinlemek, yarasına sarılmak, varlığını korumak biçiminde olmalıdır. Doğası gereği çatışma tümüyle ortadan kalkmaz ama uygun yaklaşım çatışmanın derinleşmesine engel olur.
Kardeşten sonra "mağduriyet" yaşayanın büyük çocuk olduğu akılda tutulmalı, küçük çocuk ise zaten tüm toplumsal kabulle "maruz bırakan" olma potansiyeli taşıyor olacaktır.
Psikoterapi, zihnin ve bedenin sınırlarından kopuşlar yaratmalı. Şimdiye kadar yaşama eşlik eden psikolojik hatlar dağıtılmalı, ihlal edilmeli.
Psikoterapi kopartarak ve terk ederek gitmeli; çünkü ne kadar atarsa veriliyi ve kendine ait olmayanı insan, o denli hafifleyecek ve kendine dönecektir.
Psikoterapi temkinliliği bırakarak, risk alarak, cesaretle ilerlemeli; hiç olmayacak ama tam da olması gerekenlere kalkışmalı ki zihnin ve bedenin güçlenme olanakları artsın.
Psikiyatri ve psikoloji diğer sağlık alanlarından farklı olarak subjektif karakterlidir. Şöyle ki; diyelim ki migreniniz var, ya da mideniz ile ilgili sıkıntılar yaşıyorsunuz. Bu alanlar ile ilgili hekime başvurduğunuzda sizden çeşitli tetkikler isteyecek ve yakınmaları somut verilerle de temellendirip tedavi sürecine başlayacaktır.
Ruh sağlığı alanında danışanın yakınmalarının nedenlerini ortaya çıkaracak bir tetkik ya da cihaz yoktur. Görüşmelerdeki pozitif etki, psikoloğun ya da psikiyatristin mesleki deneyimiyle birlikte; insan doğasına ilişkin birikimine, psikoloji dışında diğer sosyal bilimlerle muhabbetine, farklı yaşam biçimlerini deneyimlenmesine ya da bu yaşam biçimlerinin bilgisine sahip olmasına da bağlıdır.
Foucault'a göre, iktidar özünde, “yapmamalısın” diyen kimseyi tanımlamaktadır. Bize açık bir şekilde “hayır” diyen bir gücün olmaması neticesinde iktidarın gücü daha fazla içselleşmekte ve kabul görmektedir.
Aile: "Kendin bilirsin tabi, derslerine düzenli çalışmazsan bence liseden sonra kendine çalışabileceğin bir iş bak."
Çocuk : "Haklılar! Onlar benim iyiliğimi istedikleri için bana böyle söylüyorlar."
Psikolojik şiddette de benzer bir içselleştirme yaşanır, "naiftir" , "Ne yapıyorsam senin iyiliğin için." dir. Bu yüzden maruz kalanda yanılsamaya ve suçluluk duygusuna neden olur. Şiddete maruz bırakanın "Şimdi ne sorun var, niye sorun çıkarıyorsun?" sorusunun altında onlarca dile gelmemiş sorunu gizler. Faili zaten suçlamaz, neredeyse mağdur yapar, maruz kalana da yine fail tarafından yapılan psikolojik destek önerisi kalır.
Aileler, çocukları için psikolojik danışmanlık almaya karar verdiklerinde genellikle çocuklarının tanılarını kendi zihinlerinde koymuş oluyorlar. Referansları komşu-akraba bilgisi, tv-sosyal medya önerisi, kişisel gelişim kitaplarındaki maddeler halinde yazılı çocuk tanımlamaları… “Benim çocuğumda dikkat eksikliği var.” , “Hiperaktif bir çocuk.”, “Otistik gibi.”, “Özel öğrenme güçlüğü olabilir mi?”, “Benden ayrılma kaygısı yaşıyor, sosyal kaygı mı var?”, “Disleksi belirtileri sanki”…
Ailenin ve çocuğun kendi gerçeğiyle alakasız ve öğrenilmiş onlarca tanı. Aileler bu tanıların bilgisine sahip oldukları andan itibaren artık çocuklarına davranışlarını bu tanı kriterleri çerçevesinde organize etmeye çalışıyorlar. Her hamlelerinde zihninden geçen onlarca soru ve cevap karmaşası içinde, tüm referans bilgi parçacıklarının havada uçuştuğu bir ruhsallık yaşıyorlar. Çocuk ve aile arasındaki ilişkiyi tahrip eden bu ön tanılama süreci psikiyatri polikliniklerinde de resmileşerek “hastalık” olarak çocuğun yaşamına girmiş oluyor. Tanılar, çocuklar için işlevsiz ve yararsızdır. Çocuk her davranışında çevresine bir şey der, öfkesinde bir anlatımı vardır, hareketliliği doğrudan söyleyemediği ama rahatsız olduğu bir durum ile ilgilidir, duymayışı ya da duymak istemeyişi kendi dışında olanlarla alakalıdır, kaygıları ve korkuları hiçbir zaman boşa değildir, nedensiz değildir.
Son yıllarda yaygın olan psikiyatrik tanılardan biri de küçük yaş çocuklara konulan otizmdir. Konuşmada gecikme, göz teması kurmama gibi şikayetlerle hastanelere götürülen 1 ile 3 yaş arası çocuklara, tanı kriterlerine uyumlu bir kaç belirti tespit edildiğinde kolayca otizm denilebiliyor. Eğer semptomlar ikiye çıkmıyorsa genelde atipik otizm deniliyor; ama hiçbir şey denilemiyorsa çoğu zaman “otizm başlangıcı”, “otizm şüphesi” denilerek “beklenmeyen durum” kontrol altına alınmaya çalışılıyor.
Burada diyelim ki çocukta otizm yok, zaten tanı koyan “şüphesi” demiş oluyor, diyelim ki ileri zamanlarda çocuk otistik belirtiler gösteriyor “ön tanısı zaten konulmuş” oluyor. Yani sistem hiçbir yerden boşluk vermemeye çalışıyor, mutlaka önüne gelen durumu tanımlıyor.
Şüphe ve başlangıç tanılarıyla ailelerin kaygıları da doğal olarak artıyor. Aile içinde otizm ve semptomlarını araştırmayla ve karşılaştığı her semptomu kendi çocuğunda aramayla devam eden, çocuğa otistikmiş gibi davranmayla ilerleyen bir süreç de başlamış oluyor. Bir yandan ailenin kaygısı arttıkça çocuğun kaygı da artıyor, rahatı kaçıyor, zorlanmaları da bu sürece eşlik ediyor.
Bilişsel beceriler her çocukta farklılık gösterir, farklılıkları birer sorun olarak tanımlayamayız. Aileler, tanılar ve tanı şüpheleriyle zihinlerini meşgul etmek yerine çocuğun gerçekte ihtiyacı nedir ona bakıp öyle davrandıklarında hem kendi kaygıları azalacak hem de çocukla daha sağlıklı bir ilişkinin temeli atılacaktır. Aslolan çocukların doğasını, ihtiyacını, karakterini iyi anlamak ve onlara bu değişkenlere göre davranmaktır.
“Anne ve baba her zaman çocuğunun iyiliğini ister.” cümlesi tüm ideolojilerde kendine yer bulur.
Çocukta canlı, dinamik, yaratıcı olan ne varsa dille, gözle, elle sağını solunu kırparak süzüp posasını çocuğa vermek çocuğa iyi gelmez.
Haklının/ haksızın, iyinin/ kötünün, zayıfın/ güçlünün neler olup neler olamayacağının öğütleri çocuğa iyi gelmez.
Sürekli koruma kaygısı altında, sorumluluk ve görev verme dürtüleriyle hareket eden ebeveynler çocuklara iyi gelmez.
İtaat etmek çocuklara iyi gelmez.
Bağımsız davranabilecek yaşam alanları, özgür düşünmeyi engellemeyecek hane içleri, içindeki canlılığının bastırılmayacağı bir yeryüzü iyi gelecektir onlara.
Psikiyatrinin bilgisi toplumda, hem kolay yayılır hem de özdeşime açıktır, bu bilginin dolaşımı arttıkça; kendi içinden çıkan “hastalık modelleri” de artar.
Psikiyatride hastalık ve sağlık tanımlamalarının, herhangi bir biyolojik veya toplumsal referansı yoktur. Psikiyatrinin, ruh sağlığına/sağlıksızlığına ilişkin tanı kriterleri, insanın kendine ilişkin düşünmesine de kendi sınırlarında izin verir. Böylece insanın tanı kriterlerine ilişkin bilgisi kendine yansır.
Psikiyatrik bilgiyi edinenin genelde ilk sorusu kendi ruhsallığından geçiyor: “Yoksa ben de mi…..?” Bu sorular giderek “Bende de aynısı oluyor, ben de aynı şekilde hissediyorum… gibi yorumlarla devam ediyor. Bu bilginin baskısı, insanın yaşadığı herhangi değişken ruh halini; tanılar, “tedaviler” ve ilaçlar eşliğinde psikiyatrik bir hastalığa dönüştürebiliyor.
Dolayısıyla psikiyatrik bilgi indirgemeci ve çarpıtıcıdır, insanı kendi öz bilgisinden ve deneyiminden uzaklaştırarak kendisine katar.

